Dedesinin Torunu

Dedesinin Torunu

Mustafa Kemal’in, melhame-i kübra, kan deryası diye nitelendirdiği Sakarya Meydan Muharebesi’nde 27’nci makineli tüfek alayı komutanıydı. Kuvayi milliye kahramanı.

Kurtuluş savaşında ayak basmadığı cephe, vuruşmadığı mevzi kalmadı. TBMM özel oturumunda şeref madalyasıyla ödüllendirildi. Milli mücadelenin gözünü budaktan sakınmayan evladı, Nazım Kafaoğlu.

İşte bu cesur adamın torunu. Kızının kızı.

O da dedesi gibi, Yozgatlı. Babasının tayiniyle Ankara’ya taşındılar. Necatibey ilkokulu, Mimar Kemal ortaokulu, bizzat Atatürk’ün kurduğu Ankara Kız Lisesi’nin ardından, 1975, Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Çocukluk arkadaşları bilir, henüz ortaokuldayken mesleğini seçmişti. Mutlaka avukat olacaktı. Çünkü, dedesinin tavsiyesi, hatta vasiyetiydi. Ateşten gömleği giyen dedesi, onu en çok etkileyen, kişiliğini şekillendiren, rol modeliydi. Sık sık minik torununu karşısına alır, nasihat ederdi, “hukukçu ol, avukat ol, mağdur insanlara, hakkını arayan insanlara yardım et, bu meslek sana bu imkânı verir…”

Başka ne derdi?

“İnsan ol, dürüst ol, namuslu ol, paraya tamah etme, diploma yetmez, gazete oku, kitap oku, Türkçeyi güzel kullan, iyi evlat yetiştirmek için kendini iyi yetiştir.”

Bu şuurla, avukat oldu. Stajını Çorum’da yaptı. Niye Ankara değil? Erken evlenmişti. Eşi savcıydı. Görev yeri Çorum’du. Sonra, gene eş durumu tayiniyle, Denizli’ye gittiler. Kızı dünyaya geldi, Dicle… MC hükümeti döneminde, Muş’a sürüldüler. Büyüklerimizi(!) rahatsız eden, ele avuca sığmayan kadın avukat’a eş durumundan bedel ödetiliyordu. Muş, güya cezaydı. Oysa, meslek hayatının en güzel günlerini Muş’ta geçirdi. Hâlâ sevgiyle, özlemle anlatıyor. Savcı eşidir dememişler, hukuktan, insanlıktan asla taviz vermeyen bu idealist kadın avukatı bağırlarına basmışlardı. Oradan Vezirköprü’ye gönderildiler, Samsun’da avukatlık yaptı. Hayat bazen yağmurludur, boşandı, kızıyla birlikte Ankara’ya yerleşti, e hayat bu, illa ki güneş açar, şu an soyadını taşıdığı ikinci eşiyle evlendi. Senelerce mücadele, mücadele, mücadele, siz yeni tanıyorsunuz ama, milli mücadele kahramanının torunu olan bu kadın, bilgisiyle, yüreğiyle, cesaretiyle, Ankara barosunun en dişli avukatlarından biri oldu.

Zaman aktı geçti, takvimler 2009’u gösteriyordu… Kızı Dicle de kendisi gibi avukat olmuştu, üstüne İngiltere’de master yapmış, İstanbul’da hukuk bürosu açmıştı. Dicle’nin bir arkadaşının kardeşi amiraldi, Ankara’da karargâhta görevliydi, ortada henüz iddianame bile yokken, yandaş medyada linç edilen subaylardan biriydi, gidişat belliydi, Türk silahlı kuvvetleri yalanlarla infaz ediliyordu. Arkadaşı, Dicle’ye geldi, annenin yardımına ihtiyacımız var, yaparsa o yapar, kardeşimin avukatı olmasını rica ediyoruz dedi.

Kuvayi milliye kahramanının torunu, asrın iftirasıyla boğuşmaya böyle başladı.

Ve, sizinle tanıştırmaktan onur duyuyorum.

Kuvayi milliye kahramanının torunu… Cübbesini giyerek, tarihte ilk kez, Anayasa Mahkemesi’nin önünde adalet nöbeti başlatan avukat, Şule Nazlıoğlu Erol’dur.

Kumpasla içeri tıkılan 14 subayın savunmasını üstlendi. Biri, kahırdan kanser oldu. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurusunu yaptığı subaylardan biri de, Murat’tı, şehit oldu. Son olmalıydı. Bir saniyenin bile insan hayatında ne kadar önemli olduğunu vurgulamak, çabaları hızlandırmak için, giydi cübbesini, Anayasa Mahkemesi’nin önünde adalet nöbetine başladı.

Sadece tek bir kişi, her şeyi değiştirebilir derler… İşte o tek bir kişi, o’dur.

Peki ya dede?

Maalesef bu güzel adam, adeta ilmik ilmik işlediği torununun avukat olduğunu göremedi. Lisedeyken rahmetli oldu. Ama, Sakarya Meydan Muharebesi’nde çekilmiş fotoğrafı, şu anda Şule Nazlıoğlu Erol’un avukatlık bürosunda, baş köşede duruyor. Gülümseyerek seyrediyor torununu oradan, gururla.

http://www.hurriyet.com.tr/dedesinin-torunu-26374593
Yılmaz Özdil